O Gün Maraş’ta Güneşin Ağladığı Gündü

Burhaniye Demokrasi Bileşenleri Cumhuriyet meydanında yaptıkları basın açıklaması ile Maraş katliamında yaşamını kaybedenleri anarken, sorumlulara tepki gösterdiler.

Basın açıklmasını Alevi Kültür Derneği Başkanı Muharrek Keskün okudu.

         Muharrem Keskün,  “O gün Maraş’ta güneşin ağladığı gündü “ diyor, katliamın canlı tanığı. Şöyle anlatıyordu o günü: “Her yer karanlıktı. Herkes karalar giyinmişti Herkes ağlıyordu. Yüzümü güneşe çevirdim. Güneş de ağlıyordu. Siz hiç güneşin ağladığını gördünüz mü? İşte o gün Maraş’ta, güneşin ağladığı gündü!.”Katil güruh 19 Aralık 78 ile başlayan O gün “Maraş ovası, Müslüman yuvası” sesleriyle katliam için tekbir getirerek, “Kızılbaşlara ölüm”, “Komünist Alevilere ölüm” sloganlarıyla yüzlerce insanı öldürüp, Maraş’ta güneşi bile ağlattılar.

        Ötekileştirme. kutuplaştırma .kin ve nefret tohumları ekerek halkları birbirine kırdırmak  için ideolojik ve dinsel fetva üreten zihniyet bu ülkede tarihsel süreçte  var olmuş ve ceşitli zamanlarda kıyım ve katliamların yapılmasının zeminini hazırlamıstır. Bu politika günümüzde de en yetkili ağızların söylem ve uygulamaları ile oy devşirme aracı olarak görülmekte ve devam ettirilmektedir.  

       Evet Maraş Katliamı’nın hedefinde insanlık vardı. Diyanetin fetvacıları, faşist  tetikçiler işbaşındaydı. 26.12 1978 tarihli Hürriyet Gazetesinin haberi de bu görüşümüzü doğruluyordu.Gazete, “…saldırganlara dinamit lokumu ve silah dağıtıldı. Adını açıklamayı sakıncalı bulan bir yetkili, ‘Maraş Müftüsünün resmi araçlarla kenti dolaştığını ve kışkırtıcı konuşmalar yaptığını, olayların bundan sonra başladığını” haber veriyordu. Tüm Alevi katliamlarında başvurulan yöntemler benzerdir.Maraş’ta da kutsallıklar bahane edilerek, “cami yaktılar” iftiraları ile “katl-i vacip” fetvası ile faşist ve gerici yobaz güruh  Alevilerin üzerine saldırtılmıştır.

      Tarih şahittir ki, bu katliam, ülkemizdeki ırkçı ve dinci siyasetçilerin, inancı farklı olan Alevileri, farklılıkları nedeniyle “hasım” ilan etmeleri ve bunu bir siyaset tarzı haline getirerek, ekonomik ve siyasal geleceklerini bu karşıtlık üzerine kurgulamalarıdır. Irk, dil, din, mezhep bölücülüğüne dayalı toplumsal kutuplaştırma üzerinden siyaset kurgulayanlar, insanlığa ihanet  suçlarının en büyüğünü işlemektedir. Nitekim; Dersim’de, Ortaca’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de, Suruç’ta, Gezi’de yapılanlar bu siyasetin sonucudur. Bu yüzdendir ki; ırkçılık, mezhepçi faşizm tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de yasaklanmalı; etnik ve dinsel ırkçılık ve ayrımcılık suçu işleyenler, insanlığa ihanet suçuyla yargılanmalıdır. Maraş Katliamına da bu nedenle dini, etnik ve düşünsel imha olarak bakılmalıdır.Türkiye Cumhuriyeti Devleti; bünyesine nüfuz etmiş çağdışı, mezhepçi, faşizm ve gericiliğe dayalı siyasi tümörlerden kurtarılmalıdır! katliamların sorumlusu olan 12 Eylül cuntası ve devletin suça iştirak eden tüm birimleri yargılanmalı; mahkeme önünde hesap vermeli ve gerçekler ortaya çıkmalıdır.

    Üzülerek belirtmeliyiz ki, Türkiye’de tarihin karanlık, soğuk ve imhacı kesitleriyle yüzleşebilecek ve hesaplaşma cesaretini gösterecek siyasi bir irade ve ortada demokratik bir hukuk devleti de yok. Çünkü Türkiye’de siyaset yüzleşmekten korkuyor. Çünkü yüzleşmek aynı zamanda hesap vermektir. Devlet ve siyasi iktidar “Biz devlet ve siyasi iktidar olarak, siz Alevileri, solcuları,  Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta korumak için, görevimizi ve, sorumluluğumuzu yerine getiremedik. Maraş’ta yüzlerce insanın katledilmesini, Madımak Oteli’nde diri diri yakılmanızı engelleyemedik. Aleviler sizden özür dileriz” diyemediler.

     MHP Maraş’ta, AKP Sivas’ta katillerin ideolojik ve hukuki avukatı oldu. iktidar oldular. Ama Maraş’ta Elif anayı, Madımak Oteli’nde yakılan Koray Kaya’nın annesini ziyaret etmek “özür ve af dilemek”, günahlarıyla yüzleşmek ne akıllarından, ne vicdanlarından geçmedi. 

    Maraş davasının yeniden açılması ve bu katliamla yüzleşmek kimseyi ayrıştırmaz, aksine insani değerler etrafından bütünleştirir. Maraş Katliamı’yla sahici bir yüzleşme insani olanla, insani olmayanın ayrışmasını sağlayacaktır. 43 yıllık talebimizin üstünü örtmeyi hedefleyen “kaşımayın” demagojisinden vazgeçilip, hukuksal zeminde, demokratik ve şeffaf bir şekilde

insan haklarına dayalı olarak karanlık tarihle yüzleşmeliyiz. Gelecekte benzeri katliamlara fırsat vermemek için bu zorunlu ve vicdani bir görevdir. Türkiye’de farklı kimliklerin eşit koşullarda, bir arada ve toplumsal barış içinde yaşamasının koşulu, geçmişten beri süregelen katliamlarla devletin yüzleşmesidir. Bu aynı zamanda eşit haklar temelinde, insan haklarını önceleyen bir siyaset kültürü yaratmanın yoludur.

   Alevilerin kaygıları bugün de devam ediyor. Alevilerin üzerinde şiddeti eksiltmeme, Sunni inancı dayatıcı zorunlu din dersleri, ibadet mekanlarını tanımama ve itibarsızlastırma:   Ortadoğu’daki cihatçı çetelerle, Suriye’de  El Nusra, Müslüman Kardeşler, İŞİD ve benzeri radikal,paramiliter, dinci çetelerle olan ilişkilerinin Türkiye’ye yansımasından dolayı hala devam ediyor. Tek yetkili yönetlm sisteminin ve onun mezhepçi  üslubunun toplumsal dindarlaşma ve Sünnileştirme politikalarını teşvik ediyor olması da Alevileri ciddi şekilde tedirgin etmektedir.Geçmiş politikaların bir parçası olarak, Maraş’ta olduğu gibi, travmalar yaratıp, toplumsal yaralar açanlar, bugün Cemevi avlusunda çocuk öldürmeye, Gezi direnişine hak ve özgürlük talebiyle katılan gençlerimizi öldürerek devam ediyor.

           Aralık ayında yaratılan travmalardan biri de Roboski Katliamıdır. Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde 28 Aralık 2011 gecesi yapılan bombardıman sonucu 34 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerden 19’u, 18 yaşından küçüktü.Katliam sabaha kadar haber kanallarında yer almadı. Ana akım medya, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinde yayımlanan duyuruya kadar konuya yer vermedi. Ölenlerin bedeni yanık ve parçalanmış haldeydi. Köylüler kendi cenazelerini kendileri taşımak zorunda kaldı. Battaniyelere sarılmış cenazeler katırlarla kilometrelerce taşındı

       Sınıra gidiş gelişlerin o dönem serbest olduğu ve köylülerle 150 lira kazanmak için sınıra hareket ettikleri o günü katliamdan kurtulan  Servet Encu, şöyle anlatıyordu;  ….“Evden saat 15.00’te çıktık. Her şey çok kolaydı, bir köyden bir köye gider gibi… Eskiden köylerimizin, yaylalarımızın yarısı Irak tarafındaydı. O kadar kolay yani. Köyümüze, toprağımıza gider gibi… “İnsanların ve hayvanların gökyüzüne uçan parçalarını unutmayacağım” diyor ve ekliyor: “Hadi bizi öldürdüler. Bizim dilimiz var, kendimizi savunabiliyoruz. Ya oradaki katırlar… Onların dili yok. Onları neden öldürdüler?

           Dönemin Basbakanı Recep Tayyip Erdoğan: üzüntüsünü dile getiriyordu ancak aradan 10 yıl geçti hala devlet adına bu üzüntünün gereği yerine getirilmedi. Ailelerin hukuk mücadelesi de AİHM ‘ret’ kararının ardından tükendi. Aileler, yetkililere vicdan çağrısı yapmaya devam ediyor. Onların talebi hepimizin  talebidir: siyasi iktidarın devlet adına mağdur yakınlarından özür dilemesi, sorumluların  yargılanması, oluşan maddi ve manevi zararların tazmini, mağdur yakınlarına sosyal güvenceler sağlanmasıdır.

      Aralık Ayı trajedileri bununla bunlarla bitmiyor.

       Sayısız trajedinin meydana geldiği, buhranlı siyasi atmosferi ve ekonomik krizleriyle hatırlanan doksanlı yıllarda yapılan hukuksuz operasyonlardan biri de Hayata Dönüş Operasyonu’dur Bu ad Türkiye’de cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerin F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim’de başlattıkları açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine karşı, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2’si asker 30’u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, yaklaşık 10.000 güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonlara verilen resmi adıdır.

      O dönem  resmi makamlarının operasyonla ilgili dile getirdikleri açıklamaların ve basında çıkan birçok haberin de yalan ve sahte olduğu ortaya çıkmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk‘ün söylediği “ayrıca askerin öldürdüğü tutukluların askerle çatışmaya girdiği” demeci ve bazı ölümlerin tutuklular arasındaki çatışmadan çıktığı iddiası,Adli Tıp uzmanlarının  raporlarıyla çürütülüyordu. İçişleri ve Adalet Bakanlığı aleyhine açılan bir dava  operasyonla ilgili ilk yargı kararı: “Yaşam hakkı ihlal edildi. olmuştu, Operasyonun ardından 154 hükümlü hakkında, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, isyan ve intihara azmettirmek suçlarından ömür boyu hapis istemiyle açılan davada, 2005’te Ağır Ceza Mahkemesi delil durumlarını dikkate alarak, tutuklu yargılanan yedi hükümlü’nun tahliye kararı onaylanmıştır. Yani tutuklu ve hükümlülerin suçsuzluğu ortadadır.

       Bu operasyon ile devletin koruması altındaki tutuklu ve hükümlülerin planlı bir sekilde yaşam haklarına kast edilmistir. Bu güne kadar devlet adına siyasi otorite; ne mağdurlardan özür dilemiş ne yakınlarına herhangi bir tazminat ödemiştir . Üstelık F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve Operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan  Ali Suat Ertosun’a2004 yılında AK Parti hükûmeti kararıyla Devlet Bakanı Cemil Çiçek tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ verilmiştir.

    Kamuoyu bilmelidir ki; Bir gün hep birlikte tüm katliamlarda yitirdiklerimizin anısına, o acıların yaşandığı yerlere farkındalık anıtları dikeceğiz. O anıtları demokrasiyi barışı kardeşliği savunanlar olarak  yapacağız. Toplumsal barışı; karanlıktan arınmış, geçmiş acıları ile yüzleşmiş bir gelecek inşa ederek  çocuklarımıza bilim ve aydınlığın yolunda ilerleyen huzurlu bir gelecek bırakacağız.Sadece Anıt dikmeyeceğiz.  Katliamlarla yüzleşmeden ve hesaplaşmadan unutmanın, “yeniden yaşamakla” eşdeğer olduğunu bildiğimizden, sorumlularının ve katillerin yargı önünde, kamuoyuna hesap vermesini sağlayacağız dedi.

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.